İnternette gezinirken rastgele önüme düşen bir videoda şöyle diyordu Zülfü Livaneli: “Voltaire’in dünyayı etkisi altına alan kitabı Candide’de böyle bir hikaye vardır. Candide şeyi arar; dünyanın sırrı, hayatın anlamı nedir? Bunu anlamak için dünyayı gezer ve gelir İstanbul’da bir bahçıvan görür ve ona sorar hayatın anlamı nedir? Bahçıvan cevap verir: Bahçeni yetiştir.”
Hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığına inanan biri olarak, zihnimde bir anda ampul yakan bu cümle, uzun bir aradan sonra “kendi bahçemi yetiştirmek üzere” yeniden dokuzuncu gezegen için motivasyon kaynağım olunca ilk yapmak istediğim şey Candide’i okuyup onunla başlamaktı ama tabiri caizse “kasa arkası indirimi”nde görüp de rastladığım, belki de kişisel yakın tarihimin en güçlü duygusunu ifade ettiği için kayıtsız kalamadığım ‘ÖFKE’, Salman RUSHDIE ile geç de olsa tanışmama kapı araladı. Şimdi, o aralıktan gelin birlikte biraz içeriye bakalım…
Arama motorlarında Hint asıllı Britanyalı-Amerikalı yazar diye tanıtılan Salman Rüşdi, 1947 yılında Hindistan-Pakistan-Çin sınırında yerleşik Keşmirli müslüman bir ailenin oğlu olarak Bombay’da (bugünkü adıyla Mumbai) dünyaya geliyor, 1961’de lise öğrenimi için Britanya’ya gönderiliyor ve Pakistan’da geçen zorunlu göç yıllarının ardından halen hayatını sürdürdüğü Amerika’ya yerleşiyor. Bu arada da edebiyat alanında Booker başta olmak üzere çeşitli ödüller kazanıyor ama onu asıl gündeme taşıyan olay, 1989 yılında yayımladığı ‘Şeytan Ayetleri’ kitabı oluyor. Hz. Muhammed’e yönelik hakaret içerdiği iddiası ile İslam dünyasından büyük tepki alan kitabın basılması yasaklanıyor ve hatta İran dini lideri Humeyni tarafından hakkında ölüm fetvası verilen Rüşdi, ifade özgürlüğüne ilişkin şiddetli tartışmaların odağında yer almasıyla birlikte 90’lı yılları fetvadan kaçarak geçiriyor ancak, 2022 yılında Amerika’da verdiği bir konferansta bıçaklı saldırıya uğrayarak bir gözünü kaybediyor. Kuşkusuz Rüşdi’nin hayatının dönüm noktalarından biri olan bu olay onun en çok ‘Şeytan Ayetleri’ kitabı ile anılmasına sebep olsa da, zamanda biraz geriye gidip Öfke’den bahsedeyim.
Britanya televizyonu, Hindistan’ın bağımsızlığını ilan ettiği 1947’de dünyaya gelen Salman Rüşdi’den, bağımsızlığın 40. yılında ülkenin durumuna ilişkin bir belgesel yapmasını istiyor bunun üzerine Rüşdi’de dönemin siyasetçileriyle konuşmak yerine ‘Geceyarısı Çocukları’ adını verdiği, o gece dünyaya gelen 1001 kişiyle görüşüp, 40. yaşına basan bu insanlara hayatlarının nasıl geçtiğini sorup anlatılanları film yapmak istiyor. Tek tek görüşmeleri tamamlıyor ancak, kişiler kamera karşısında konuşmaya çekindikleri için film projesi gerçekleşmiyor. Tam bu esnada başka bir roman üzerinde çalışırken tıkandığı için romanı yarım bırakıp, Öfke’yi yazmaya karar veriyor. Yine kendi ifadesiyle uzun yıllar siyasal islam üzerine kafa yorduktan sonra, kitap tesadüfi bir şekilde 11 Eylül 2001’de yayınlanıyor. Şeytan Ayetleri, Geceyarısı Çocukları ve Soytarı Şalimar kadar popüler olmayan Öfke, akıcı bir olay örgüsü vermeyip, daha çok felsefi sorgulamalarla, içsel yüzleşmelerle okuyucunun karşısına çıkıyor.
Öfke’yi okumadan önce hakkında Şeytan Ayetleri kitabının yasaklanması dışında pek fazla bilgi sahibi olmadığım Salman Rüşdi, 2007 yılında Gazeteci Yasemin Çongar ile Manhattan’da bir röportaj gerçekleştiriyor ve büyüdüğü ortamdan, yaşadığı coğrafyalara; konuştuğu dillerden, hayata bakış açısına kadar anlattıklarıyla, kitabı okurken sıkıldığımı farkettiğim detaylara aslında farkında olmadan açıklık getiriyor. Anlamsız bulduğum kelimelerin kendi konuştuğu dillerin karışımı olması gibi; fazla fantastik, mitolojik anlatımın Hindistan’da hala canlı olan sözlü anlatım geleneğine dayanması gibi teknik detaylar anlatımı biraz yorsa da, Rüşdi’nin kendi hayatıyla parallellik gösteren pek çok detayıyla, yarattığı karakterle bütünleşen yönleriyle, benim gibi derin sorgulamalardan hoşlananlar için okunmaya değer bir hikaye ortaya koyuyor.
İngiltere’de tarih profesörü olarak hayatını sürdüren Hint asıllı Malik Solanka, din ve siyaset üzerine konuşma yapmak için gittiği Amsterdam’da ünlü sanat ve tarih müzesi Rijksmuseum’u ziyaretinde karşısına çıkan oyuncak bebek evinden oldukça etkileniyor ve Cambridge’e döner dönmez kendine minyatür bebekler yapmaya başlıyor. Akademik hayatın dar görüşlülüğü ve taşralığından sıkıldığı için istifa edip Londra’ya yerleşen Solanka, kendi yaptığı bebeklerin felsefe tartışacağı bir tv programı için BBC ile anlaşıyor. Solanka’ya beklediğinden de fazla ün ve para kazandıran programda her biri Sokrates, Galileo Galilei, Machiavelli, Spinoza gibi isimleri temsil eden entellektüel bebekleri konuşturmak, onlara soru sorup akışı yönlendirmek için de kendi kişiliğini referans alarak yaptığı, Minik Beyin adını verdiği ana karakteri yaratıyor. Entellektüel bir program olması sebebiyle gece geç saatte yayımlanmaya başlayan program beklenilenden fazla ilgi görünce, kanalın en yoğun izlendiği saatlere taşınıyor ancak, formatın biraz değiştirilmesi gerekiyor. Bebeklerin felsefe konuşmayı bıraktığı, ünlü oyuncuların, şarkıcıların dahil olduğu talk show tadında ilerleyen günlerin sonunda Minik Beyin kendini yaratan Solanka’yı da aşan bir fenomene dönüşüyor. Binlerce kopyası üretilen Minik Beyin; dizilerde, filmlerde oynamaya, kendi programını sunmaya başlıyor. Gittikçe nefret ettiği her şeyi temsil eden bir şöhret canavarına dönüşen Minik Beyin’le yaratıcısının yolları kendi isteğiyle ayrılıyor. Tüm bu gelişmelerin yarattığı şok dalgası ve başarısızlık hissi Solanka için ruhsal bir buhrana dönüşüyor. Yarattığı bebeklerin hepsini yok edip evden gönderdiği günün gecesinde kendini, çok sevdiği karısı ve üç yaşındaki oğlunun yatağının başucunda elinde bıçakla bekler halde bulunca, hiç kimseye haber vermeden evden ayrılıp bir daha dönmemek üzere Amerika’ya gidiyor. Kalabalıklar içinde anonim bir hayat sürmenin onu kendi öfkesinden kurtaracağına inanan Malik Solanka, taşındığı apartmanda daha ilk görüşte onun kim olduğunu anlayan, oldukça etkiliyici bir görünüme ve zekaya sahip, genç Mila ile yolları kesişince öfkenin binbir türlü versiyonuyla daha tanışıyor…
Salman Rüşdi’nin derin bakış açısı, kendine has nüktedan üslubuyla kaleme aldığı; 1960’lar İngiltere’sinde tarih profesörü olan Malik Solanka’nın, bir gece ansızın okyanusun bir kıyısından diğer kıyısına kaçıp, kendi deyimiyle ‘yutulmak’ için yerleştiği Amerika ile Hindistan-İngiltere hattında, geçmişle günümüz arasında gidip gelen; kurgusu karmakarışık gibi görünse de, finalde her karakterin öfkesini yerli yerine oturttuğu bu hikayede;
Keyifli vakit geçirmen dileğiyle : )
Yorum bırakın